6 Kasım 2007 Salı

Kıbrısın en yaşlı canlısı kim?

Kıbrıslılar ona Cümbez diyor. Bilim dünyası ise Ficus sycomorus diye biliyor bu güzel ağacı. Anavatanı Mısır. Kadim Mısır uygarlığının önemli bir ağacı cümbez. Bu nedenle Türkçede Firavun İnciri olarak da biliniyor. Magosa'da, avlusunda boy attığı 13. yüzyılda inşa edilen St. Nicholas Katedrali (1572'den itibaren Lala Mustafapaşa Camii) ile yaşıt. Yani nerdeyse 700 yaşında bu ağaç. Ve bu haliyle Adanın en yaşlı canlısı ünvanını da o hakediyor. Anavatanında olmamasına rağmen bu kadar uzun süre yaşamış olması bir mucize. Ve bu yaşlı hanım fotografından da anlaşılacağı üzere hâlâ çok güzel.

23 Ekim 2007 Salı

Yeniden doğarız ölümlerden

Kızılcahamam Aktaş ormanlarında, çürümekte olan bir ağaç gövdesinde hayata tutunan bu göknar filizi, küllerinden yeniden doğan zümrüdüanka kuşu gibi, ölümün de dirimin de hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor bize.

Walt Whitman'ın "Redwood Ağacının Türküsü" şiirinden alınma birkaç dize eşlik etsin göknar filizinin umuda yolculuğuna:

Görkemli kardeşlerim bizi yaslı terketmeyin,
Biz ki zamanımızı azametle tamamladık,
Tabiatın sessiz rızasıyla, sessiz ve muazzam bir keyifle,
Geçmişten bu yana ne yazılmışsa kaderimizde kabulümüz,
İşte bırakıp meydanı gençlere, gidiyoruz.

15 Ekim 2007 Pazartesi

Bella donna




"Bella donna" italyanca güzel kadın demek. Bitkimizin bilimsel adı da buradan geliyor: "Atropa belladonna". Türkçede ise "güzelavrat otu"olarak biliniyor. Bu bitki eski çağlardan beri kadınlar tarafından doğal bir makyaj malzemesi olarak kullanılıyor. Bitkinin özünün gözbebeklerini genleştirme özelliği o zamanlardan beri biliniyor. Ama bitkinin zehirli olduğu, az miktarda alındığında sanrı (halüsinasyon) gördürdüğü, çok miktarda alındığında ise ölümcül olabildiği de artık malûm. Bitkinin adının bir süslenme aracı olduğu için mi güzel kadınlardan alındığı, yoksa güzel kadınların başdöndürücü niteliğine bir gönderme mi olduğu biraz tartışmalı. Belki her ikisi de doğru. Güzelavrat otunun çiçekleri de, parlak siyah renkli meyvası da çok göz alıcı. Anadolunun serin, çok fazla güneş almayan ormanlık alanlarında bolca yetişiyor. Modern tıp biliminde bitkimizin özünü oluşturan atropin maddesi hem bir panzehir olarak biliniyor, hem de özellikle göz hekimleri tarafından, aynen eski çağlardaki kadınların yaptığı gibi, gözbebeğinin genleştirilmesi ve sabitlenmesi amacıyla kullanılıyor.

27 Eylül 2007 Perşembe

Aşık oldum


Bu yaz sonunda Datça'yı ilk kez gördüm. Bu karşılaşma belki de bir ömür boyu sürecek bir aşkın başlangıcı oldu benim için. Şimdi Datça'ya erken gelen baharı bekliyorum dört gözle. Yarımadanın bereketli yağmurlar sonrası halini çok merak ediyorum. Çok kurak geçen bir yazdan sonra dahi güzelliği başdöndürücüydü Datça Yarımadasının (ne de olsa Afroditin yurdu), baharda güzelliğiyle çıldırmak işten değil.

Yazı mı tura mı?


Üstteki fotografta Knidos Afroditinin Roma döneminde yapılan kopyalarından birini görüyoruz. Altta ise bu heykelin Knidoslular için ne kadar önemli olduğunun bir simgesi var: Knidos parasının üstünde de Tanrıça Afroditin Praxiteles tarafından yapılan heykelinin görüntüsü bulunuyordu.

Knidos Afroditi nerede?


Şehre hâkim, Knidos'un her iki limanını da gören bu noktadaki yuvarlak bir yapının kalıntısı bu. Arkeologlar "o" burada olmalıydı diyorlar. O, yani Knidos Afroditi. M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış ünlü heykeltraş Praxiteles'in başyapıtı. Varlığı bilinen, sonradan onlarca kopyası yapılan, ama orijinali asla ele geçirilemeyen bir efsane. Praxiteles, bir tanrıçayı ilk kez bütünüyle çıplak gösterdiği bu eseriyle antik çağda büyük gürültü koparmış. Knidos, hayranlık ve kıskançlık duygularıyla kavrulan gezginlerin akınına uğramış antik çağlarda. Heykel kutsal banyo hazırlığı yapan Tanrıça Afroditi betimliyor. Sol elinde üzerinden çıkardığı giysisi var, sağ eliyle mahrem yerlerini saklıyor gibi. Rivayete göre heykelin ününü duyan Afrodit de Knidos'a gelip heykeli tavaf ettikten sonra "Praxiteles beni nerde çıplak gördü ki?" diyesiymiş.

23 Ağustos 2007 Perşembe

Yaban yasemini


Kuzeybatı Amerika gezimizin son notu Columbia vadisinde rastladığım bu narin çiçeğe ait. Amerikalılar ona "climbing nightshade" adını vermişler. Latince adı kulağa daha şairane geliyor: Solanum dulcamara. İlk gördüğümde bu kıtaya özgü bir bitki olduğunu sanmıştım. Ama yurda dönüp de biraz kitap karıştırınca bu çiçeğin nerdeyse Anadolunun her yerinde yaygın olarak bulunan yaban yasemini olduğunu öğrendim. Dolayısıyla Kuzeybatı Amerika ile Anadoluyu güzel bir rastlantı ile birbirine bağladı bu çiçek. O nedenle gezinin son fotografı olarak seni seçtim YABAN YASEMİNİ!..